5 Aralık 2017 Salı

SURETLER ASILLAR 1. BÖLÜM

              "Merhaba hanfendi. Uzaktan sizi tam göremiyorum. Acaba ne yapıyorsunuz orada?" diye sordu.

               Kadın hiç istifini bozmadan "Yetiştirmem gereken yazılar var, elimdeki kağıt kalemi görmüyor musunuz?" diye cevapladı.

              - Ne yazıyorsunuz acaba? Bitmiyor bir türlü. Bu tarafa bakacaksınız diye saatlerdir sizi izliyorum.

              - Ben de bilmiyorum. Beni yapan böyle yapmış. Elbet önemli bir şeyler yapıyor olmalıyım ki kendimi bildim bileli bu haldeyim.

              - Birkaç gün önce sizin rafa doğru yaklaşmıştım. Tozlarımı temizleyen kadın, yakınınızda bir yere almıştı beni. Fakat buradan iyi göremiyorum.

               - Ben aylardır aynı rafta duruyorum. Neden benim yerimi değiştirmediğine bir anlam veremedim. Yanımdaki sekreter kız da konuşup duruyor. diğerinin ise süslenmekten başka bir şey yaptığını görmedim.

              Sonra yine işine döndü. Büyük bir ciddiyetle kalemi kağıdın üzerinde gezdiriyordu. Bir yandan da anlamsız kelimelerin sebebi üzerine düşünüyordu. Biblocu uğraşmak istemediğinden olsa gerek kağıdın üzerine rastgele birkaç kelime çizmişti.

             "Size şarkılar söylemek isterim" diye tekrar seslendi en üst rafta duran adam.

              "Dinlemek isterim. Sesiniz çok güzel" diye cevapladı diğeri. Arkadaşlıkları da böylece başlamış oldu.

               O kalabalık içinde anlaşmaya çalışmak da çok zordu. Adam bir gün aynı rafta yan yana olacakları günün hayaliyle yaşıyordu. Kadın da onunla tanıştığından beri hikayeler yazmaya başlamıştı. Fakat geceleri yazdığı hikayeler gündüzleri siliniyor, müşterilerin hiçbirisi kağıda yazdıklarını anlayamıyordu. Adam "Üzülme ben seni anlıyorum. Sanki benim söylediğim şarkıları duyuyorlar mı? Ben söylemekten vazgeçmiyorum siz de yazmaktan vazgeçmeyin "
diye teselli veriyordu.

               "Artık eskisi kadar üzülmüyorum. İçimdeki boşluğu dolduruyorsunuz." diye cevapladı kadın.

               "Sizin için  bir şarkı besteledim dedi" şarkı söyleyen adam.

Aklımda bir hece
Seni izliyorum her gece
Kavuşmamız bilmece
Yetti artık bu işkence

                 Bir gün rafları düzenleyen kadın, yazı yazan kadın biblosunu alıp dükkânın en uzak yerine götürdü. Acı dolu günler birbiri ardına bitiyordu. Aradan aylar geçti fakat onlar yanyana gelemediler. Adam daha bir hüzünle söyledi şarkılarını, kadın hüzün ekledi hikayelerine. Kimse şarkıları duymadı, hikayeleri okumadı. Her yeni gün yeni bir kavuşma ümidiyle başlıyor, hayal kırıklığıyla tamamlanıyordu.

                 "Senin olduğun bir dünyada kendimi yalnız hissetmiyorum" dedi müşterinin elinde kasaya giderken kadın. İşte bu cümle kavuşmanın imkansızlığına rağmen sonsuza kadar birlikte olacaklarına dair bir son cümle olarak dökülmüş oldu dudaklarından. Tüm dükkanda yankılanmıştı adeta. Kasadaki işlemlerin ardından paketlenerek bir poşete konulan yazı yazan kadın biblosu tekrar geri dönmemek üzere dükkandan çıkıp gitmişti. Ardından bakakalan şarkı söyleyen adam, göz yaşlarını içine akıttı. Bu dünyadaki nedenini kaybetmişçesine yapayalnız kalmıştı. Kendini anlayan tek biblo olarak gördüğü arkadaşı, onu bir başına bırakarak gitmişti. Her yeni açılan pakette getirilen biblolar içinde, onun gibi birini bulmayı ümit etmişti. Fakat kimse o değildi. Bir süre çevresindekilerle konuştuktan sonra derin bir yalnızlığa gömüldüğünü hissediyordu. Ona benzeyen fakat asla o olmayan milyonlarca biblo niye vardı ki. Sanki geri kalan tüm biblolar içindeki yalnızlığı artırmak içindiler. Onu hatırlatmak için...

              Şarkı söylemeye devam etti. Sesinin belki kilometrelerce öteden ona ulaştığını hayal etti. Belki de duyuyor diyordu. Bu mümkün olamaz mıydı. Günler aylar ve yıllar boyunca söyledi şarkılarını. Ümit hiç bitmeyen bir aşk gibiydi.

Şimdi artık sen
Düşlerimden gelen
Bir periydin ancak
Kader denilen
Yazıydı bizi ayıran
Bu şarkım senin için
Bütün şarkılar gibi
Ne olur bana gelsen
Seni beklerim her an

           Bestesi ve güftesi kendine ait olan bir şarkıda dinlediniz şarkı söyleyen adam biblosunu  diye anons etti spiker biblosu. Diğer bütün biblolar alkışladılar. İşte o zaman artık söylediği şarkıların başkaları tarafından da duyulduğuna şaşırarak. "Demek" dedi. "Aşkmış birini anlaşılır kılan." Bunu şarkılarını duyduğuna dair bir işaret olarak gördü. "Beni o da duyuyor olmalı." Yandaki papağanlar, yüksek sesle ve defalarca tekrar ettiler bu sözleri. Spiker "Sus!" diyene kadar.


7 Kasım 2017 Salı

AŞK İÇİN 2.BÖLÜM

           
Okumayanlar için AŞK İÇİN 1. BÖLÜM


            Aslında yaşamaya karşı en ufak bir isteğim yoktu ta ki onunla karşılaşıncaya kadar. Ölümün kıyısında, yaşarmış gibi yapıyordum. Belki de bu yüzden ona bu kadar çok bağlandım. Her anımı onunla geçirmek istiyordum. Bu yaptıklarım hiçbir şey değil sen ondan sonrasını bir dinle.

             Bir gün üst katta bir evrak işim olduğu için, gelmişken Umut'un da yanına uğrayayım demiştim. Bir de baktım ne göreyim sarışın bir kadın ahtapot kollarını boynuna dolamış. O anda kan beynime sıçramasın mı? Koşup kadının pırasa saçlarından tuttuğum gibi yere serdim ve kadını tekmelemeye başladım. Kadın çığlık çığlığa, Umut beni tutmaya çalışıyor, etraftan koşup gelenler "Ay ne oluyor!" diyorlar. Patron içeri dalıyor ve yarından itibaren işe gelme diyor.

             Tabii ki öyle olmadı.

             Tüm sakinliğimle ve yapmacık gülümsememle masasının yanına kadar gittim. "Merhaba demek istemiştim" deyip ne olduğuna dair bir açıklama yapması için yalvaran gözlerle baktım. "Bu arkadaşım Tatyana" demez mi? Kadın şirketin Rus ortaklarına ait bir şirkette satış sorumlusu olarak çalışıyormuş o sebeple tanışıyorlarmış. Dişlerimi sıktım ve kadınla tokalaştım. Bir süre daha bizim şirkete gelip giden kadınla, arkadaş oldum. Evine bir şekilde gittim. İkram ettiği viskiden üzerime döktükten sonra, lavaboya gidip,  şampuanının içine tüy dökücü krem doldurdum ve güzelce çalkaladım. Sonra başım ağrıyor bahanesiyle oradan ayrıldım. Ertesi gün tabi bir numaralı gündem kadının dökülen saçlarıydı. Baktım Umut onunla daha da bir ilgilenmeye başladı. Saçlarının dökülmesine aldırmadı bile. Gittikçe ümitsizliğe sürükleniyordum. Plazanın terasına çıktım. Çıkmadan önce de Umutun masasına bir mektup bırakmıştım. Mektuba, içimden geçen her şeyi yazmıştım.

              Bu kez kesinlikle karar vermiştim. Onunla olamadığım bir dünyada yaşamamın da bir anlamı yoktu. Gözlerimi kapattım ve tüm hayatımı düşündüm anlamsızlıkla geçen. Birazdan kendimi boşluğa bir tüy gibi bırakacaktım, birkaç dakika sonra ölmüş olacaktım. Arkamdan ağlayanım da olmayacaktı. Tam kendimi atacakken, biri beni belimden terasa doğru çekti. Umut beni ikinci defa ölümden kurtarıyordu. Ona sarıldım ve ağlamaya başladım. Beni bırakmaması için yalvardım. Onsuz yapamayacağımı defalarca söyledim. Birlikte aşağıya indik.

              Sonrasında beni bir akıl hastanesine götürdüler. Akıl hastanesi işte, bildiğin herkes deli. Deli olmak bir yerde iyi geliyor insana. Bolca ilaçla sakinleştim. Rehabilite için yapılan faaliyetler derken orada da hatırı sayılır bir arkadaş kitlesi edindim. Birlikte bir tiyatro oyunu için çalışmalar yapıyorduk. Tiyatro oyunu diyorum ama öyle herkesin aşina olduğu oyunlardan değil. Tüm oyuncular kafasına göre davranıyor, bir çeşit doğaçlama. Onlar bir şey söylüyor ben bir şey, bir diğeri başka şey derken oyun bitince sahneye çıkışımızı görsen usta oyunculara taş çıkartıyoruz. Kendi kendimizi alkışlıyoruz. Orada geçirdiğim birkaç ay sonunda, doktorlar artık iyileştiğime kanaat getirmiş olmalılar ki beni dışarı çıkardılar. Bir süre normal hayata adapte olamadım. Haftada bir doktoruma gitmeye devam ettim. Ailemle vakit geçirdim. Babamın eski arkadaşı Hilmi Amca'nın yanında, yani bu şirkette çalışmaya başladım.

             Şimdi tüm geçmişimi öğrendin işte." dedi Aysun. Şaşkınlıkla yüzüne bakmaya devam ediyordum ve diyecek hiçbir şey bulamıyordum.

             Dışarıda güvenlik görevlisinin sesini duyunca bağırmaya başladık, kapıya tüm gücümüzle vurduk."Kurtarın bizi" diye avazımız çıktığı kadar bağırdık. Beş dakikaya kalmadı, kapı açıldı. Dışarıya çıkınca, Aysun'dan ayrılmadan önce, "Ben olsam cesaret edemezdim ve bu kadar delirmeye de gerek yok bana göre. Peki hiç pişman oldun mu?"diye sordum.Verdiği cevap çok ilginçti.

             "Ne kadar rezil olursam olayım tek bir anımı değişmem."

             "Peki şiirler, şiirleri kim yazmış? dedim. "

             "Onu hiç öğrenemedim. Hiç tepki vermediğine göre sanırım bir robot olmalı" Ardından kahkahalarla gülmeye başladı.

              Kendi kendime delilik baki dedim.


15 Ekim 2017 Pazar

OLMASI GEREKTIGI GIBI

"Bir daha dünyaya gelseydim bir dağ köyünde adı sanı bilinmeyen, insanlarla görüşmeyen bir çoban olmak isterdim" dedi. Bu bana göre çok ilginç düşüncesini daha önce hiç tanımadığı insanlara anlatması da bir o kadar enteresandı. Adamın birçok ülke dolaşmış olması, birçok yabancı dil bilen bir doktor olması, üzerlerine titrediği ve yıllar sonrası için planlar yaptığı iki kıza sahip olması fakat evliliğinin neden bittiğine anlam veremiyor olması da şaşırtıcıydı. Tekrar dünyaya gelme isteğinin yanına evliliği de ekliyordu. "Demek yeterince ders almamışsınız" diye cevaplarken hafifçe gülümsüyordum.

"Acı öyle büyük ki anlatılamaz. O bebeklerin, anne baba ya da kardeşlerin ölümü karşısındaki sizin çaresizliğiniz... Yakınlarının, tek sahip oldukları bazen araba bazen ev anahtarlarını gözünüzün önünde sallayarak "Kurtar onu sana bunu vereyim " demeleri ve sizin onlara söyleyecek bir şeyinizin olmaması. Bazen kadere sövüyordum bazen kahrediyordum ve Allah'ın bunca acıya neden izin verdiğini düşünüyordum."

Bu sözleri karşısında içim eziliyordu. Söylenecek bir şey yoktu doğru, fakat dünyanın dört bir yanında yaşayanların acıdan nasibini aldığı, bunun çoğunun da bizzat insanoğlunun kendi eliyle yaptığı hatalardan kaynaklandığı da bir gerçek değil miydi? Elimizde olanları engellemek, olmayanlar için ise tevekkül etmek yaşanabilir kılabilirdi hayatı. Öyle ya hayat sadece bu dünyadan ibaret değildi. Gerçek bir inanç insanı ayakta tutabilirdi ancak. Bunu ona söylemeyi öyle çok istedim ki cesaretim olmadığı için sustum.

Eline aldığı üç adet termos özellikli matarayı dikkatlice inceledi." Bunların her birinin üzerine kızlarımın ismini yazdıracağım" dedi ikisine bakarken. Bu ince düşüncesini şaşkınlıkla karışık bir hayranlıkla tebrik ettik. '‘Çocuklarım doğmadan önce ultrasonda hangi cinsiyete sahip olduklarını asla öğrenmek istemedim' dedi. "Doktorumuz daha sonra isterseniz bakarsınız diyerek bir zarf içerisine cinsiyetlerini yazdı fakat üzerinden yıllar geçmesine rağmen ben hiçbir zaman bakmadım. Onların doğumlarını kameraya aldım. O günkü heyecanımızı mutluluğumuzu daha sonra izlemek istedim. Doğduklarında her biri için bir şişe şarap aldım. İleride eşleriyle birlikte o şarabı yudumlarken babalarını hatırlasınlar istedim.

Bir gün eşim bana ayrılmak istediğini söyledi. Benden ne istiyorsun?. Sana bir araba alayım istersen Mercedes olsun BMW ya da ne istiyorsun? İstediğin kadar para vereyim. Neden bırakıyorsun?" Sonra her şey para değil" dedi. Sahip olduğu para, statü ya da kültür ona iyi bir evlilik sunmamıştı. Bütün bunlar o kadını yanında tutmaya yetmemişti. Peki kadının derdi neydi acaba? Cocuklarına düşkün bir baba, ilgili bir koca, acaba öylemiydi yoksa dedikleri ile yaptıkları bir olmayan gruptan mıydı? Sonra çaycı geldi ve kapıdan içeriye girerken "Boşları almaya geldim" diye seslendi. Ben sağlık sorunum dolayısıyla, başkası tarafından yere bırakılmış bardağı işaret ettim, eğilip almadım. Adam bana kısa bir süre baktı, hızlıca yerdeki bardağa uzanıp çaycıya uzatırken "Mösyö buyurun" dedi. İşte o zaman dedim ki bu adam, gerçekten insanlara değer veren iyi bir adam.

Doktor olmanız çok iyi olmuş dedim. "Hayır acı çok büyük" diye yineledi.

Olması gereken olmuş dünyanın sizin gibi iyi insanlara ihtiyacı var. Hastalar acımasız ellerde daha büyük acı içinde ölmektense, sizin çaresiz fakat şefkat dolu gözlerinize bakarak ölmeyi tercih ederler inanın. Doğru olan sizin böyle bir mesleği seçmeniz.

11 Eylül 2017 Pazartesi

BİR TEYZENİN ANILARI


             Tekerlekli sandalyede kendisine yardımcı olan sevgili(!) eşine bağırıp duvara tekme atan adamı görünce söylendim. "O adamı orada bırakıp git be kadın!"

            "Gençken de huysuz adamdı" dedi kadın. "O zaman dışarı çıkarmazdı beni. Pek sever, kıskanırdı. Ne yapayım huyu böyle. Üç çocuk büyüttüm hepsi de iş güç sahibi oldular, uzaktalar şimdi. Olsun sağlıklı olsunlar da gerisi önemli değil. Bir amcan bir de ben kaldık evde. Emekli olduğundan, her gün evde bana eziyet edip duruyor. Bir gün evin çatısına çıkmıştı tamir etmek için, ayağı kaydı düştü. Sonra hastaneye kaldırdık hemen. Ayağı ameliyattan sonra iyileşmedi bir türlü. İyice aksi oldu ondan sonra.

          Yemek yaparım tuzu eksik der, bağırır, tuz eklerim fazla der bağırır. Bir gün masaya bir tekme attı, devrildi tencereler tabaklar. Çorba tenceresi bereket dökülmediydi. Salataya rendelediğim havuçları, halıdan ayıklamak için saatlerce uğraştım.

        Annem babam ben çok küçükken ölmüştü. Beni babaannem büyüttü. O zamanlar ayrı eve çıkmak yok, hep birlikte yaşıyorduk. Temizliği neyin yapardım Yengelerim arada bir vururdu bana. Kimsesizlik ne zor bir bilsen. Hep sığıntı gibi hissedersin kendini. Evde yemek bitse suçlanırsın. Çocukluk işte, ben eriği çok severdim. Bahçeden toplanan erikler, ağacında ya da buzdolabında çürürdü ama ben dolabı açıp alamazdım. Yesem hemen anlarlardı. Yine sen mi aşırdın diye sorarlardı. Büyüyüp genç kız olunca da sokağa çıkamadım, mahallenin komşu kızları bize gelirlerdi ben gidemezdim.

            Gençken de dedim ya pek aksiydi. O zamanlar beyim hastanede odacıydı. Beni ilk isteyene verdiler. İşi var düzgün diye. Çok gençtim evlendiğimde. Kocam benden 15 yaş büyüktü. Boyu da biraz benden kısadır. Okumadım ben kızım, kız kısmı okumaz derdi dedem.. İşim gücüm de yok. Birkaç yıl çocuğum olmadı. Nasip... Kaynanamlar çok eziyet ettiler o zamanlar bana. Az kalsın kocam beni boşayacaktı."

           "Boşasaymış be teyze kurtulurdun bari"

            "Öyle deme kızım, dul kadına hiç rahat vermezler. Kimse istemez buralarda. Babamın evinde de sığıntı gibi yaşamak istemem.

             Lakin sığıntı gibi yaşamadım ama bir çeşit tutsak da oldum. Evden çıkarken kapıyı üstümden kitlerdi. Pencerelere de işaret koyardı. Açmaya korkar idim. Bir gün çocuk, düşürmüş penceredeki işareti. Eve geldi bizimki, birden sinirlendi. Benim haberim yok tabii işaretten falan."

             "Demek ben yokken camdan karşı evdeki bekar subaylara bakıyorsun ha!" diye bağırmaya başladı. Yok vallahi ben kimseye bakmadım desem de dinlemedi. Belindeki kemeri çıkarıp beni öyle bir dövdü ki üç gün yerimden kalkamadım. Morluklar iki ay geçmedi.  Dövünce üzüldü sonra. Yapmayacam bi daha diye yemin billah etti. Soranlara düştüm dedim. Ne edeyim gidecek yerim de yok. İki çocuk daha oldu sonra. Bir daha o kadar dövmediyse de hır gür çıkarmaktan da hiç vazgeçmedi. Ömrüm dört duvar arasında çocuk büyütmekle geçti. Çocukların toplantılarına da gidemezdim. Bereket çalışkandılar, okudular. Takdir belgesi alırlardı her sene.
Derdimi anlatacak kimsem de yoktu. Komşumuz Hatçe abla vardı . O gelirdi bazen laflardık. Neyimi kıskanırdı bilmiyorum."

            "Teyzecim hasta olduğunu hiç düşnmediniz mi? Psikolojik rahatsızlıkları olabilir."

             "Ben psikolojik bilmem kızım deli mi diyon."

              "Grip gibi teyzecim iyileşmezse ciğere iner kronik astım yapar. Sonra ömür boyu kurtulamazsın. Onun gibi bir şey işte."

               Baktım sıram gelmiş doktorun odasına girdim. Çıktığımda adını bile öğrenemediğim teyzem gitmişti.

     
Not: Hikaye gerçekten yaşanmış mı yoksa yaşanmadan yazılmış mı diye merak edenler için. Yaşanmamış değil ama birebir anlatıldığı gibi yaşanmış desem yalan olur. Yani bu teyzeyle doktor sırasında hiç konuşmamış olabilirim. Bir teyze olduğu da tartışma götürür :)
         

4 Eylül 2017 Pazartesi

GÜZEL SEBEPLER BİRİKTİR



            Bu dünyayı daha yaşanır kılan güzel sebepleri olmalı insanın.

           İnancı olmalı, dünyayı daha yaşanabilir kılan. İyiliğin dünyayı güzelleştireceğine inanmalı. Dünyada görülmese bile, başka bir dünyada yansıması olduğuna inanmalı. Ötelerle manevi bir bağ olmalı. Dini bir inancı olmasa bile, bir parça katkısı olduğunu düşündürecek. dünyayı kurtardığına inandığı uğraşları olmalı. Mesela kullanılmış yağları biriktirip, lavabodan dökmediğinde birkaç canlıyı kurtardığına inanmalı. Bu dünyada yaptıklarının bir karşılığı olduğuna inanmalı. Ama mutlaka inandığı bir şeyler olmalı.

          Yıkıldığında, ümitsizliğe düştüğünde, ümidi içinde tekrar yeşertecek insanlar olmalı çevresinde. Elinden tutup "Ben varım... Birlikte bu günleri de aşacağız, kendini bırakma" diyen.

           Eşi, çocuğu, arkadaşı, yakın bir arkadaş gibi davranan akrabası olmalı.  O da yoksa bir kedisi, eve geldiğinde onu karşılayan. Yalnızlık güzel diyenler yanlış biliyor. Kendi tercih ettiğin, belirli bir zaman içinse güzeldir. İnsan, kendine değer verenlere sahipse, özleyenlerinin, gelişini sabırsızlıkla bekleyenlerinin olduğunu düşünüyorsa mutludur.

           Eşin tamamlayan biri olmalı, seni anlayan, konuşmadan hisseden, yanında özel hissettiğin, karşılıksız sevdiğin. Değişmeye zorlamadığın, değiştirilmeye çalışılmadığın. Dünyadaki son anlarına kadar güvendiğin, özlediğin, elinden tuttuğun.

           Çocuklarının senin için var edildiğini, sana hizmet ettiklerinde iyi olduklarını düşünmemelisin. Sonunda kendilerinden hayır görmek için, sana sadece itaat etsinler, eve para getirsinler diye değil, var oldukları için sevmelisin, sırf bunun için bile mutlu olmalısın. Sevmediğin bir şey yaptıklarında bile sevmeye devam edebilmelisin. Zaten böyle çocuklardan hayır görüyor insan.

           Arkadaşların, ihtiyacın olduğunu söylemene gerek kalmadan, çağırmadan yanında olmalılar. Olması gerekenden fazlasını istememeliler, saygı göstermeliler gerektiğinde. Arkadaşım dediğin, olur olmaz her şeyde kapris yapmamalı, kıskançlık edip üzmemeli, yürüdüğün yolda tökezletmemeli. Bencilliği ve karşılanmayan beklentileri sebebiyle sonradan acısını çıkarmamalı. Beklentisiz olmalı. Söylediklerin için korku duymamalısın, nasıl anlaşılırım derdin olmamalı. Ben buna kısaca "Yormamalı" diyorum.

           Akrabaların,  düğünde, cenazede akıllarına geldiğin insanlar olmamalı. Yük olmadan yanında olmalılar. Yakın bir arkadaş gibi hissettiğin akrabaların, menfaatlerine uymadığı zaman seni terk etmemeli, iyiliğini istemeli. kötü gününde başına ne gelirse gelsin "Ben senin yanındayım." diyebilmeli.

          Kahvaltını tatlı bir insanla yaptıktan sonra, her sabah zorla gitmediğin bir işe sahip olmalısın, Bir hobi gibi yapmalısın mesleğini ve bu, kimseye muhtaç olmayacak kadar bir kazanç da sağlamalı sana. Çalıştığın saatler boyunca, işe yaradığını hissetmeli, emeğinin, alın terinin mutluluğu gözlerinden okunmalı. Başka birine çalışıyor olsan bile kendi işinmiş gibi davranmalısın. Ne iş yapıyorsan sevmelisin. Sevebileceğin bir iş bulmalısın.

          Yukarıda anlattıklarım hayatında eksikse mutluluğu tam anlamıyla elde edemezsin.

          Sonra dedim ki; "Akraba yanında olmasa da oluyor, (olsa iyi olurdu tabi). Arkadaş: Sen iyiysen iyi insanlar seni buluyor. Çocukların da sonuçta sana benziyor. Geriye eş ve iş kalıyor ki onu da iyi seçersen bir ömür mutlulukla yaşanmaz mı yaşanır."

         

22 Ağustos 2017 Salı

HEDİYELİK EŞYA DÜKKANINDA ÇALIŞMAK

       
              Ayaklarım çok yorgun olduğumu söylüyor fakat uykum kaçtı.

              Zor işmiş be. Sabahtan akşama kadar hiç oturmuyorum dersem yeridir. Müşteri gelmediğinde, ya da yemek yerken, onar dakikadan toplamda bir yarım saat ya da kırk beş dakika oturabiliyorum. Onun dışında rafların ve ürünlerin tozunu alıyorum, düzenliyorum, etiketliyorum ya da müşteri ile ilgileniyorum.

              "Hoş geldiniz" diyorum müşterilere. "Düşündüğünüz bir şey var mı?" Sonuçta dükkanda çok fazla ürün var. Bazen yorgun argın gelip de her tarafa göz gezdirdikten sonra mandal yok mu sizde diyen oluyor. O yüzden soruyorum. Kimisi ne aradığını nasıl bir ürünü hangi fiyatta olacak şekilde tercih ettiğini söylüyor ki bu grup en kolay müşteriler. Onlara tam da istediklerini bulup, seçenekleri masaya diziyorum. Aldıktan sonra teşekkür edenler oluyor. Bunu çok içten söyleyenler var.  Güzel ve içten birkaç söz söyledikten sonra aldığı hediyeleri beğenmeyen çocuklarından dert yanan bir hanım, sağlıkla mutlulukla iyi günlerde kullanın dediğimde bana sarıldı dün. O da içtendi buna eminim. Gözlerine baktım hafif yaşarmıştı. Ben de sarıldım tabii. "Her zaman bekleriz, yine gelin" dedim. "Gelirim" dedi.

              Ne aradığını söylemeyenler zor müşteriler. Onlara bir şey beğendirmek de zor oluyor. Birine nasıl bir şey arıyordunuz diye sordum. Neredeyse beni dövecek gibi baktı. Sen karışma bakarım ben gibi bir şeyler geveledi. "Tamam" dedim. "Ne zaman ihtiyacınız olursa ben buradayım."Hep oradayım zaten. Dükkandan çıkamıyorum ki. Yemeği bile orada aceleyle yiyorum. Kahve içeyim diyorum birden müşteriler sözleşmiş gibi doluşuyorlar. Kahve soğuyor döküyorum.Beş liralık ürüne de beş yüz liralık ürüne de aynı ilgiyi gösteriyorum. Bazen müşteriler size de zahmet oluyor diyor. Yok diyorum ne demek. Benim işim bu. Hem size yardımcı olduğumu düşünerek mutlu oluyorum. Yeter ki istediğiniz gibi bir şey bulalım mutlu olarak gidin dükkandan. Böyle söyleyince nasıl mutlu oldu. Sonra sekiz yüz elli liralık alışverişi aynı anda yapan bir müşterim oldu. Sadece yardımcı olmak istiyordum. O da fikir soruyordu bana. O satıştan prim aldım. Beni asıl sevindiren, kadının yüzünde beliren gülümsemeydi.        

              Müşterilerimiz genellikle ev dekorasyonuna bayılan tipler. Müze gibi sadece gezmeye gelenler de var, evini süslemek için gelen de, hediyelik eşya bakan da. Hayranlıkla etrafı izlerken çok tatlı görünüyorlar. Fiyatlar ise bazen yüzlerinin ekşimesine neden olabiliyor. Bazıları gerçekten çok yüksek fiyatlı. Onların da bir alıcısı var gerçi. Tüm ürünlerin alıcısı var. Hepsi orada öylece durup seçilmeyi bekliyor. Tozları alındığında pırıl pırıl parlıyorlar. Tek tek elime alıp özenerek siliyorum. Benim farkıma varıyorlar mıdır diye bazen düşünüyorum. Sonuçta o kadar emek veriyorum onlara. Bazılarında çok fazla emek var. Yapan tüm hayal gücünü konuşturmuş. O da özenle severek yapmış olmalı diye düşünüyorum. Ben de severek temizliyorum, düzeltiyorum alan da çok severek alıyor. Ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı acaba?

             Bugün baktım bir geyiğin boynuzu kırılmış. Tüh ne olmuş buna. Şimdi üzülmüştür bu. Beğenmezlerse bunu dedim.

              Arkadaş: "Üzülme çoktan beri kırık o, yapıştırmışlardı tutmamış."

             "Satılmaz bu haliyle" dedim. Yapıştırınca defolu oluyor. Defolu ürünleri de alanlar çıkıyor biliyor musunuz?  

              "Satılmak istemiyor o" dedi.

               Geyiğe sarıldım. "Olsun benimle kalsın" "Ben onu böyle de seviyorum."


           

10 Ağustos 2017 Perşembe

ÜLKENİN EN BÜYÜK UTANCI


             Daha önce hazırlamış olduğum bu yazı taslak halinde duruyordu. Aylardır orada tozlanıyordu. Herhangi bir okuldaki herhangi bir çocuğun, hademe olarak çalışan bir adam tarafından uğradığı istismarı konu eden Çıplak Yazar'a ait "Hayat Bir İmtihan mıdır?" adlı yazıyı okuduktan sonra kaleme almıştım. Gerçi o, farklı bir boyutunu da gündeme getirmişti. Dini açıdan bir sorgulama da yapıyordu kendisi. Üzerinden aylar geçti fakat yaşananlar farklı şekillerde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. İstismar devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Annesinin Prensesi de "Pedofili Hastaları Teşhir edilsin" adlı bir yazı kaleme almıştı. Tacizi anlatan "Kadın olmak böyle bir şey" adlı yazımda bu konuya biraz değinmiştim fakat taslaklardaki daha detaylı bu yazıyı, gözden geçirip yayınlamak istedim.

             Şimdi o çocuk için başka bir hikaye yazalım. Hademe okulda işe başlar. Çok dikkatli idareci ve öğretmenler, hademenin çocuklara karşı fazlaca ilgili olduğunu tespit ederler. Hademe işten çıkarılır, çocuğun başına kötü bir şey gelmez.

             Bu, hademe olmak için işe alındıktan sonra işten çıkarılan şahıs, komşunun kızı bir gün sokakta oynarken onu eve çağırır bu kez o çocuğu istismar eder. Çocuk bir süre söylemez fazlaca korkmuştur başına ne geldiğini anlamaz. Ailesi bir süre sonra olayı öğrenir. İstismar edeni döverler, mahalleden kovarlar. Olay yine unutulur.

             Başka mahalleye taşınan adam, parkta oynayan çocuklara yönelir bu kez. Başka bir çocuğu istismar etmek üzereyken bir polis tarafından tespit edilir. Karakola götürülür gözaltına alındıktan bir süre sonra tekrar serbest bırakılır, başka çocukların peşine düşer.

             Başka bir yerde bir akraba gibi eve gidip gelirken, çocuklardan birini gözüne kestirir. Çocuk onu yabancı olarak görmediğinden ne tür bir ilgiye maruz kaldığını anlamadan istismara uğrar. Olay çocuk anlatırsa öğrenilir fakat bu kez de aile içinde kalır. Ya da bilinmez istismar devam eder gider. Ta ki çocuk hamile kalacak çağa gelinceye kadar.

            Yayınlanan bir raporda ortaya çıkan sonuç oldukça dikkat çekicidir. Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği'nin ‘2016 Çocuk İstismarı Raporu'na göre, son 10 yılda çocuk istismarı vakaları yüzde 700 arttı. Posta'da yer alan habere göre, raporda yer alan detaylar şöyle:
  • Çocuk tecavüzlerinin yüzde 5'i ortaya çıkıyor yüzde 95'i gizli kalıyor.
  • Son 1 yılda 400 çocuk istismara uğradı.
  • Çocuk istismarı vakaları 10 yılda 300 bini geçti.
  • İstismarcıların yüzde 66'sı akraba, komşu gibi çocuğun tanıdığı kişiler.
  • İstismarcıların yüzde 9'u çocukla aynı evde yaşıyor.

              Bu eğilimin hiçbir zaman düzelmeyeceği, bunun bir tedavisi olmadığı uzmanlar tarafından dile getirilmektedir. Bu tür kişiler ile ilgili etkin önlemler alınmalı, cezalar artırılmalıdır. Toplumun diğer fertleri tarafından bilinmeli, ilaçla ya da cerrahi yöntemlerle eğilimlerini yok edecek müeyyideler uygulanmalıdır. Bir dönem Adalet Bakanlığı tarafından sunulan bir yasa tasarısında, 39 yıl hapis cezası, zorunlu tıbbi müdahaleye kadar etkin yöntemlerden bahsedilmekteydi. Fakat sonrasında getirilen cezalarda 15 yaş sınırı ve rıza şartı eklendi. Oysa ki çocukları gerçekten korumak istiyorsak cezadan kurtulmaya sebep olacak düzenlemelerden kaçınmalıyız. Küçük yaşta çocukların evlendirilmesinin de önüne geçilecek türden bir yasa yürürlüğe konmalıdır. İstismarcının iyi hali göz önüne alınarak ceza indirimine ise asla gidilmemeli. Kime veya neye göre iyi halinden bahsediyoruz. Zaten bu suçu işleyen şahıslar toplumda, iyi halleri dolayısıyla gizlenebilmekteler.

             Bu tip pedofil olan insanlar toplumda varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlarsa, buradaki en büyük suç, dikkatini iktidarda kalmaya veren yöneticiler yüzündendir. Günü kurtarma derdinde olan, siyasilerin suçudur. Siyasiler derken sadece bugünkü siyasetçilerden bahsetmiyorum. Ülkede gelmiş geçmiş ne kadar parti ağası siyasi figür ve onların koşulsuz destekçileri varsa hepsini kastediyorum. Birbirleri ile atışmak ama fakat sadece iktidarda kalmak isteyen hangi görüşten olursa olsun koltuklarından başka dertleri olmayan tüm siyasetçileri kast ediyorum. Derdim siyaset yapmak da değil. Ben burada bir gerçeği dile getiriyorum.

             Halkın bir kısmının hiç ilgisini çekmiyor. Bir kısmı sadece üzülmekle ya da dedikodusunu yapmakla kalıyor. Nasıl tepki vereceklerini ve bu konuda ilgilileri nasıl harekete geçireceklerini bilmiyorlar. Bazı lokal olaylarda, linç girişiminde bulunmaya çalışma tepkisi dışında -ki anlamsız bir tepki türüdür- daha işlevsel bir davranışta bulunamıyorlar. Halk ne yapabilir? Yöneticileri harekete geçirecek girişimlerde bulunabilirler. Örneğin, şüphelendikleri kişileri adli birimlere bildirebilirler. Çocuk istismarının önlenmesi konusunda ilgili bakanlığa dilekçe yazabilir, bulundukları şehirlerde, iktidarda ve muhalefette olan partilerin bürolarına giderek benzer bir dilekçeyi oraya da bırakabilirler.

             Medyanın gündemi de iktidardaki ile kavga etmek istemediklerinden (her dönemde) sürekli değişir. Haberlerin biri bitip diğeri başladığından, bu haberler unutulur gider. Sorunun çözümü için en ufak bir katkı sunmaz hiçbiri. En zenginlerimiz bilmem kaçıncı sevgilileriyle oynaşırken fotoğrafçılar kare bekler. Tabii kimin umurunda istismara uğramış çocuklar...

             Hatırlarsınız bir köpek kuyuya düşmüştü. Sosyal medya ayağa kalktı. Televizyonda, gazetelerde, internette bu konuda onlarca haber yapıldı. O köpeği kurtarmak için yapılmayan kalmadı. Sonuçta köpek kurtuldu ve hepimiz çok sevindik, başarıyı hep birlikte kutladık. Bu çok güzel bir şeydi. Şöyle olsaydı: Bir köpeğin bir kuyuda mahsur kaldığı ile ilgili haber yapılsaydı fakat çözüm için hiçbir şey yapılmasaydı sonra başka haberlerin içinde kaybolup gitseydi. Biz akıbetini bilmeseydik, yoldan geçenler vah vah deyip gitseydi. O köpek orada ölüp giderdi. Bunları neden anlatıyorum. Ortada bir sorun olduğunda dedikodu yapmanın dışına çıkmaya çalışalım diyorum.

            Benim buna gücüm yetmiyor. Bir sözüyle geniş kitleleri, medyayı, devletin tüm mekanizmalarını harekete geçirecek etkin bir Cumhurbaşkanımız var. Bu konuda hassas olduğuna inandığım muhalefet partilerimiz var. Sivil toplum kuruluşlarımız var. Gazeteler ve televizyonlar, aldıkları reklam gelirleri ile devasa bütçelere sahipler. Ellerinde büyük bir güç var. Vicdanlarını yitirmediğine inandığım din alimlerimiz var. Sosyal medyanın her alanında çok fazla takipçisi olan insanlar var.
       
            Haberler es geçilmesin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı işini yapsın. Hiçbir suçun üstü örtülmesin. Bu herkesin üstünü kirletiyor. Temizlenmek için harekete geçilsin. Çocuklar korkmasın, aileler arkalarında büyük bir destek olduğunu bilsinler. Şikayetçi olmak istemeseler bile çocuklar adına devlet, suçludan hesap sorsun. Daha önce herhangi basit bir taciz vak'asına karışmış olan kişiler bile ilgili bakanlık tarafından bir şekilde takip edilsin.

             Bir çocuk size sesleniyor;
         
             Bir kuyuya düşmüştüm. Aylarca çırpındım fakat gerçekten kurtarmaya gelen çıkmadı. Aksine kahkahaları duydum. Sinsi gülüşleri, bozulmuş ağızlardaki çürümüş dilleri gördüm. Yüzler gördüm sahteydiler. Kurtardıkları bir canlıya sevinenler, o gün neredeydiler?

            Ağladım,
            Gözyaşlarımın biriktiği yerden yüzeye çıktım.
            Sevinen bile yoktu üstelik.

            Bir köpek kadar değerim yok muydu?