15 Ağustos 2020 Cumartesi

MAHKUM

             


          30 yıllık kürek mahkumluğu. 30 yıllık zindan. Hücrede güneş görmeden, bileklerimden zincirli geçen 30 yıl. Küçük pencereden, demirlerin arasında görebildiğim mavi gökyüzünün altında, gün ışığının aydınlattığı kırlarda dolaştığını hayal ettiğim insanlar, benim burada çektiklerimden habersiz olacaklar. Duvarlara tırnaklarımla kazıdığım çizgiler benim ne yaşadığımı gördüler. 

          Çizgiler...  

          Her biri birbirine benzemez eğrelti duruşlarıyla seyrettiler gözyaşlarımı. Avuçlarım kan doldu. Çizdikçe yaşadığıma inancım arttı. Çizdikçe var oldum.

          Arada bir demir kapının altındaki küçük kapaktan atılan yiyecekler, üstüne tükürülmüş kuru ekmekler ve farelerin kemirdiğı parçalar... 

          Ölmemek için çaba gösteriyorum artık. Kapıdan çıkarken zincirlerimi sürüyorum yerlerde. Saçım başım dağılmış. Ellerim nasır tutmuş, ayak bileklerim morarmış. Ayak tabanlarım cayır cayır yanıyor, ağrıdan uyuyamıyorum bazı gecelerde.

           Kürekler...

           Yüklendikçe ağırlaşan, ağırlaştıkça yüklendiğim kürekler. Onların ne olduğunu bir ben biliyorum. Onlarla yaşanmaz fakat onlarsız bi hayatım da yok benim. Varlıklarına katlanmak zor. Kürekleri çekerken, akan damlalar denize karışıyor sessizce. Döndükçe dönüyor kürekler, suya vurdukça çıkan sesler beynimi dağıtıyor.  Küçük aralıktan sızan ışığın güneş olduğunu biliyorum. Güneş beni bilmiyor. Hep ilk defa görmüşcesine bakıyorum. Bana hiç uğramıyor. Onun benden haberi yok. Kendi yalnızlığım ve çektiğim kürekler dışında kimse de yok. Burası karanlık. 

          Hayal meyal seçebildiğim insanlar, onlar da mahkum. Ne ben onların çektiklerini hissediyorum ne onlar benimkini. Herkes kendi dünyasında ve kendi kürekleriyle yaşamaya çalışıyor.

          Sevdiğim unutmuş mudur? En son hangi halimle hatırlıyor?

            Gardiyanlar insafsız,. İğrenç bakışları hep üzerimde geziniyor. Bir yanlış gördüler mi kırbaçları sırtımda şaklıyor. Kırbaçların rengi tıpkı yüzleri gibi simsiyah. Gözleri kısık ve kırmızı. Hepsi birer uşak. Efendilerinin hizmetine girmişler, efendilerine dönüşüyorlar kırbaçları şakladığında. Efendilerinin kahkahasını dinliyorum. O, korkunç yeri göğü inleten kahkahası, ben kalbime döndüğümde yaşlı zayıf bir kadının, kısık kısık gülmesine dönüşüyor. "Kih kih kih kih." Gül şimdi gülebildiğin kadar. Ben de o günü bekliyorum ki senin aşağılandığın, hizmetine girenleri terk ettiğin o günü. Hepsinin yaptıklarına pişman olduğu o günü. Yüzüne tükürdüğüm o günü bekliyorum.

          Seyirciler var bir de kürek mahkumlarını izlemeye gelen.  Yüzleri  pudralı, dudakları kırmızı, saçları lüle lüle kadınlar.  Soluk benizlerinde maske gibi envai çeşit boyalar. Bizimle ilgilenmiyorlar esasen,  görmek istedikleri  bizim çektiğimiz çile. Çilelerimizi izlemeye, kikir kikir gülmeye geliyorlar. Çilelerimiz onlar için süslü, nakışlı.

          Uyanamadığım kâbuslardayım hep... Seni görüyorum. Yürüyorsun, arkandan geliyorum. Seni hiçbirinde bulamıyorum. Sen hep uzaklaşıyorsun ben sana ulaşamıyorum. Kum tepeleri üzerinde yalınayak... Ne arıyorsun, nereye gidiyorsun? Belki sen de bulamadın izimi. Ben hep senin peşindeyim sen beni göremiyorsun. Fakat güneş, bedenimden geçip kalbimi yakıyor. Seni bitmeyen seraplarda görüyorum gündüz. Gece yıldızlara körüm.

            Kürek mahkumu kadın da olur muymuş diyorum içimden, burada ne arıyorum ben?

2 yorum: